“Doğunun Paris’i” kavramı, Fransa başkentinin cazibesini yansıttığı düşünülen farklı şehirlere verilen bir isim. Tarih boyunca Beyrut ve Şanghay gibi birçok şehir, Paris ile kıyaslandı. Peki, ama bu yerler neden böyle bir isim kazandı, Paris’e gerçekten ne kadar benziyorlardı?
Ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway, Paris’i taşınabilir bir ziyafet olarak tanımlar. Hemingway’in de ifade ettiği gibi, Paris o kadar büyüleyicidir ki, şehirden ayrıldıktan sonra bile hatıraları sizinle kalır. Aynı şey, Fransa başkentinin ruhunu yansıtan aşağıdaki başka şehirler için de söylenebilir. İşte Doğunun Paris’i olarak adlandırılmış beş şehir.
1. Bükreş, Romanya (20. yüzyılın ilk çeyreği)
Bu dönemde Bükreş; elektrik, atlı tramvay sistemi ve diğer kentsel icatlarla tanıştı. Romanya mimarlarının Paris’teki École des Beaux-Arts’dan mezun olduktan sonra memleketlerine dönmesiyle birlikte şehirdeki Fransız etkileri artmaya başladı. Özellikle Bükreş’in merkezinde bulunan Calea Victoriei bölgesine, Paris’ten ilham alan birçok bina yapıldı.
Calea Victoriei, Cantacuzino Sarayı, CEC Sarayı ve Bükreş Merkez Üniversite Kütüphanesi gibi ikonik Beaux-Arts tarzı binalara ev sahipliği yapmasının yanı sıra günümüzde önemli bir turistik cazibe merkezi ve alışveriş bölgesidir.
1930’a gelindiğinde, Bükreş’in, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda 383.000 olan nüfusu önemli ölçüde artarak 639.040’a kadar yükseldi. 1930’ların sonlarından itibaren Avrupa üzerinde savaş bulutları dolaşırken, Bükreş’in popülaritesi de azaldı.
2. Şanghay, Çin (1920-1930)
Aynı zamanda bu gelişim bazı olumsuz sonuçlara da yol açtı. Suç ve ahlaksızlık, şehrin çehresini tamamen değiştirdi ve çeteler birbiriyle savaşmaya başladı. Yeşil Çete, Du Yuesheng’in liderliğinde şehirdeki suç faaliyetlerinin büyük bir bölümünü kontrol ediyordu. Ticaret limanının açılması ve yabancılara farklı bir yargı sisteminin oluşturulmasıyla birlikte uyuşturucu kullanımı yaygınlaştı. Yeşil Çete o kadar güçlüydü ki, Ulusal lider Chiang Kai Shek gibi önde gelen siyasetçilerle çalışıyordu.
>
1930’lardaki Şanghay, farklı kültürlerin ve insanların aynı yerde yaşadığı bir metropol haline geldi. Yerliler ve yabancılar sürekli iç içeydi. Qipao kıyafetli kabare dansçıları iş adamı kılığında dolaşan gangsterlerle aynı ortamlarda buluşuyordu. Bununla birlikte, Şanghay’ın altın çağı 1949’da komünist yönetimin başlamasıyla sona erdi.
3. Beyrut, Lübnan (1955–1975)
Bu durumun en iyi örneği, Parisli mimar Auguste Perret ve Antun Tabet’in işbirliğiyle ortaya çıkan ikonik Saint Georges Oteli’dir. 1934 yılında inşa edilen otel, 1960’larda tanınmış kişileri misafir ediyordu. Marlon Brando ve Elizabeth Taylor gibi Hollywood’un büyük isimleri, bu otelde sık sık konaklardı.
Şehrin diğer bölgelerinde de Fransız etkileri yayılmaya devam etti. Hamra Bölgesi’nde, 1960’larda entelektüellerin buluştuğu kafeler açılmaya başladı. Burada öğrenciler, yazarlar, sanatçılar ve şairler düşüncelerini paylaşırdı. Bölge; kitabevleri, sinemalar, butikler ve moda evleriyle dolup taştı. Hamra, Beyrut’un 1960’ların altın çağındaki kültürel merkeziydi, ta ki 1975’te iç savaşın yıkıcı etkileri ortaya çıkana kadar.
4. Puduçeri, Hindistan (1674–1954)
Böylece burada benzersiz bir Fransız-Hint kültürü ortaya çıktı. Bu, özelliklerin hepsi Puduçeri’deki Kreol mutfağında kendini gösterdi. Hint tarifleri, Fransız pişirme yöntemleriyle bir araya geldi. Puduçeri ve diğer Fransız bölgelerinin Kasım 1954’te Hindistan’a devredilmesine rağmen, Fransız kültürünün ruhu bugün de şehirde kendini gösteriyor. Birçok Fransız tarzı yapıların yanı sıra, geleneksel Kreol mutfağı sunan restoranlar hala Beyaz Şehir’de bulunuyor. Puduçeri’nin sakinleri de Temmuz ayında Fransa’nın ulusal bayramı olan Bastille Günü’nü kutlamaya devam ediyor.
5. Hanoi, Vietnam (1887–1954)
Genel olarak Vietnam; Fransız sömürge döneminde Doğunun Paris’i olarak tanımlandı. Ancak Fransa’nın zarif mimari tarzı hala yerel halkı etkiliyor. Şu anda Hanoi’deki birçok sömürge dönemi binası kafe, restoran ve butiklere dönüştürüldü.
